En Son Haberlerden anında haberdar olmak için: 
Anasayfa arrow Makale-incelemeler arrow Silent Hill: Homecoming Ön İnceleme ve Seriye Genel Bakış
Silent Hill: Homecoming Ön İnceleme ve Seriye Genel Bakış PDF Yazdır E-posta
Yazar Tanshaydar   
Cumartesi, 28 Haziran 2008

Bu yazı, Scream isimli üyemizin, Silent Hill: Homecoming için kaleme aldığı bir ön incelemenin zamanla serinin önceki oyunlarından kısaca bahsetme amacı ile biraz daha genişleyerek Homecoming Ön İnceleme ve Silent Hill serisine genel bakış adı altında güzel bir yazıya dönüşmüş halidir. Kendisi de başlarken böyle bir şeyin ortaya çıkacağını tahmin etmediğini söylese de, gayet güzel bir inceleme ve genel bakış olmuş.

Seri ile yeni tanışan, tanışacak arkadaşların yazıyı okumasını şiddetle tavsiye ederim, çünkü spoiler verilmeden çok güzel özetlenmiş. Hayırlısı ile Silent Hill: Homecoming de piyasaya çıktığında kaleme alacağımız inceleme yazısı ile, bu yazı tamamnlanacaktır.
Uzun diye gözünüz korkmasın, bir defa başladığınızda bir çırpıda bitireceksiniz.

Yeryüzündeki cehennemin kâbuslarla dolu, lanetli ve sisli dünyasına doğru ilk adım: Silent Hill!


İnsanoğlunun üstesinden gelemediği tek gerçek duygu "korku"dur... Bilinmezliğin verdiği korku. İçine düştüğünüz durumun nedenini merak edersiniz; ama içini araştırdığınızda, altından nelerin çıkacağı konusunda en ufak bir bilginiz olmadığını fark ettiğiniz zaman, yaşadığınız en gerçekçi duygu kesinlikle "korku"dur. Bu duyguyu, Konami firması tarafından Şubat 1999 tarihinde PlayStation platformuna özel olarak piyasaya sürülen ve sonrasında "korku" kavramını kökünden değiştirecek olan "Silent Hill" isimli bir başyapıtta, Harry Mason ile küçük kızı Cheryl'ı ararken en gerçekçi biçimde yaşadık. Sıradışı yapısıyla, daha önceden hiçbir oyunda görmediğimiz (ve asla da göremeyeceğimiz) bir ortamda, daha önceden hiç yaşamadığımız (ve asla da yaşayamayacağımız) olaylara tanık olduk ve tarif edilemeyecek duygulara kapıldık....

Daha sonradan seriye dönüşecek olan Silent Hill'in ilk oyunu, Harry Mason ve kızı Cheryl'ın başından geçen olayları konu almakta. 32 yaşlarında ve mesleği yazarlık olan kahramanımız, eşinin ölümünden sonra hayata tutunmasını sağlayan 7 yaşındaki kızı Cheryl ile tatile gitmeye karar vermişti. Tatil için seçilen mekan ise Silent Hill kasabasının ta kendisiydi. Aslında "Dünyada o kadar gidilecek yer varken, ne diye Silent Hill'i seçti bu adam?" diye düşünebilirdik ama böyle olmasaydı, belki de böyle bir başyapıt ortaya çıkamayacaktı. Bu noktada Harry Mason'ı kutlamamız gerekiyordu! Başına geleceklerden habersiz bir şekilde küçük kızı Cheryl ile yola çıkan Harry, kasabaya yaklaştıkları sırada aniden yollarının üzerine çıkan bir kız çocuğuna çarpmamak için direksiyonu kırmış ve akabinde gerçekleşen trafik kazasıyla birlikte kendilerini Silent Hill kasabasında bulmuşlardı. Kazadan bir süre sonra kendine gelen Harry Mason, Cheryl'ın araçta olmadığını görünce, paniğe kapılmış ve o anda yapılabilecek en akıllıca hareketin, araçtan çıkıp onu aramaktan başka bir şey olamayacağına kanaat getirmişti...

Oyunun ilk giriş bölümü bir nevi kâbustan oluşmaktaydı. Etrafımızda esen hafif rüzgâr sesi ve kendi ayak seslerimizi duyduğumuz bir ortamda, Cheryl'ın peşinden giderek kasabanın ara sokaklarına ulaşıyorduk. Başımızı ciddi anlamda belaya sokacağımızın an meselesi olduğunu düşündüğümüz bir anda, inceden duyulan bir siren sesiyle birlikte ortamın aniden zifiri karanlığa gömülmesi, içimizdeki tedirginlik hissinin yerini korkuya bırakmasına neden olmuştu. Bu olaydan sonra, yolun bizi nereye götüreceğine dair en ufak bir fikrimiz dahi yoktu ve fondan yükselen müzik ise yolun kesin olarak iyi bir yere çıkmayacağın bize haber veriyordu. Nitekim, karşımıza çıkan tekerlekli sandalye, sedye ve çitlere asılı bir ceset de bunu onaylıyorlardı. Bunları gördükten ve akabinde meydana gelen bir takım olaylardan sonra, kâbustan uyanıyorduk. Boş bir kafeteryada kendimize geliyorduk. İçerde bulduğumuz statik radyo ve cep feneri, hem oyun boyunca en yakın dostlarımız, hem de oyunun özünü oluşturacak elementlerden ikisi olacaklardı.

Silent Hill'in bu esas başlangıcından itibaren oyunun sonuna kadar, sis tabakasının içine gömülü ve kâbuslarla dolu olan lanetli Silent Hill kasabasında yaptıklarımız, bize, aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, olamayacağını bir kez daha anlatıyordu. Konami firmasının Silent Hill'den sorumlu ekibinin (Team Silent (KCET)), hayal güçlerini zorlayıp bunu mistisizm ile birleştirdiklerinde ve üstüne bir de oyunun müziklerinden sorumlu Akira Yamaoka'nın elinden çıkarak, atmosferi, olayları bize olabilecek en gerçekçi biçimde yaşatan müzikler ve sesler de eklendiğinde ortaya nelerin çıkabileceğine tanık olduk. Her ne kadar üvey olsa da bir babanın kızı için neler yapabileceğini gördük...

Hazır müziklere değinmişken... Akira Yamaoka'nın harika bir iş çıkarttığını rahatlıkla söyleyebilirdik (özellikle giriş videosunda duyduğumuz "Silent Hill" ve oyun sırasında çalan şarkılardan "Not Tomorrow", "Tears Of.." ve "She"yi özelikle dinlemenizi tavsiye ediyorum)... İçlerinde barındırdıkları karanlık ve mistik atmosfer ile Silent Hill'in ortamını birleştirip oyunculara başarılı bir şekilde yansıtarak tüylerini diken diken ederken, kimi zaman da duygulanmalarına neden olmaktaydılar. Sesler ise aynı müzikler gibi ortam ile bütünlük sağlayıp kulağı rahatsız etmiyordu. Hiç beklemediğiniz bir anda gelen şiddetli çarpma veya devrilme sesleri, tuvaletlerden gelen çocuk ağlamaları ve iç mekanlarda duyulan uğultular bizleri diken üstünde tutmakta, hatta zaman zaman oturduğumuz yerde zıplamanıza neden olmaktaydılar. Bulunduğumuz mekandan çıkmak için kapıya elimizi uzattığımızda arkamızdan gelen sesin yüzümüzü gülümsetmeyeceğini düşünürsek, o anda yapmamız gereken en mantıklıca hareketin her ne olursa olsun arkamıza bakmadan kendimizi odadan dışarı atmamız olacaktı. Bu arada, bazı noktalarda duyduğumuz siren sesiyle birlikte bir anda ortamın değişime uğramasıyla, kendimizi "kasabanın bir önceki hali daha iyiydi sanki?" demeye zorlayacak bir ortamda buluyorduk. Duvarlar çürüyor, üzerinde yürüdüğümüz zemin tellerle çevriliyor ve ortam eskisinden daha kanlı, daha karanlık bir hale geliyordu. Kısacası alternatif boyuta geçiyorduk... Hal böyle olunca da, fenerimize çok büyük iş düşüyordu; çünkü karanlığı aydınlatan ve önümüzü görmemize yardımcı olan tek ışık kaynağımız oydu; ama bu da gerilimin artmasına neden oluyordu. Fenerimiz kısıtlı bir alanı aydınlattığından dolayı, düşmanlarımız oldukça yakınımıza gelmeden onları net bir şekilde göremeyebiliyorduk. Statik radyomuz ise, yaklaşan tehlikeyi haber vermekle görevliydi. Yolumuzun üzerinde bizi beklemekte olan tehlike karşısında veya üzerimize gelmekte olan yaratık(lar) olduğunda, radyomuzdan bir statik yükselmekteydi ve bu statiğin ses seviyesi, tehlikeye ne kadar yakında olduğumuz konusunda bize bilgi veriyordu.

Yapımcı ekibin oyunu gereksiz yere zorlaştırmama çabasını da takdir etmek lazımdı. Her mekanın, kendisine göre haritası vardı ve neyin nerede olduğu ayrıntılı bir şekilde belirtilmişti. Etrafı şöyle bir kontrol ettiğimizde, Harry Mason, neler yapmamız veya nerelere gitmemiz gerektiğini haritasına işaretliyor ve böylece de kafamız karışmadan gitmemiz gereken yerlere gidiyor, yerine getirmemiz gereken atraksiyonları yerine getirmeye çalışıyorduk.

İşin özü, Team Silent (KCET), Silent Hill ile korku kavramına tam anlamıyla yeni bir bakış açısı getirmişti... Konami firması oyun dünyasına eşi benzeri görülemeyecek ve oyunculara korkunun ne olduğunu net bir şekilde gösteren bir başyapıt hediye etmişti...


Silent Hill 2

İlk oyunun yarattığı etkiden sonra doğal olarak Silent Hill için bir devam oyunu bekleniyordu ki, bir süre sonra beklenen haber de gelmişti. İlk Silent Hill oyununun yapımında görev alan Team Silent (KCET) ekibinin yapımına başladığı Silent Hill 2, Sony firmasının piyasaya yakın bir zamanda piyasaya çıkartacağı PlayStation 2 konsoluna özel olacaktı...

Yapım süreci boyunca E3 ve TGS oyun fuarlarında yayınlanan birkaç tanıtım videosu ve onlarca ekran görüntüsünden sonra, 2001 yılının Eylül ayına ulaştığımızda, bu sefer, ölen eşi Mary'nin çağrısı üzerine Silent Hill kasabasına gelen 28 yaşındaki James Sunderland'in kontrolünü elimize alıyorduk. James, 3 yıl önce, eşi Mary'yi ölümcül bir hastalıktan kaybetmiş ve ölümünün üçüncü yıl dönümünde de gizemli bir mektup almıştı... Zarfın üzerinde Mary'nin adı yazılıydı. Zarfın içinden çıkan mektup da "In my restless dreams, I see that town. Silent Hill. You promised you'd take me there again someday. But you never did. Well I'm alone there now... In our "special place"... Waiting for you..." şeklinde başlamaktaydı... Olanlara bir anlam veremeyen James, bunun bir tür şaka olduğunu düşünmekteydi; çünkü, ölü bir insanın mektup yazması, mantığa aykırı bir durumdu. Her şeye rağmen, kafasındaki soru işaretlerine bir cevap bulmak amacındaydı James ve Silent Hill kasabasına gitmek üzere yola çıkmıştı. Kasabanın çıkışındaki tuvaletin yanında mola veren James, yoldaki engelleri fark edince, arabasıyla daha ileri gidemeyeceğini anladı. Yapılabilecek bir şey yoktu... Yan taraftaki patikayı kullanarak inecekti kasabaya. Silent Hill'in boş sokaklarına ulaştığında da, vakit kaybetmeden işe koyulmuş, o meşhur sis tabakasının altında yatan sırları araştırmaya başlamıştı.

Oyunumuz yapım aşamasındayken, Team Silent ekibi, Silent Hill 2'nin PlayStation 2'ye özel olarak yapıldığını söylediyse de, oyunun çıkışından kısa bir süre sonra gelen bir takım haberler üzerine oyunun PC'ye uyarlanabileceği söylentileri ortalıkta dolaşmaya başladı. Söylentilerin ortalığa dökülmesinden bir süre sonra, yapımcı ekip PC kullanıcılarına sağlam bir çelme taktı ve Silent Hill 2 yanına "Restless Dreams" takısını da alarak, Aralık ayında Xbox limanına demir attı. Bu durum, doğal olarak PC kullanıcılarını belirgin bir hayal kırıklığına uğratmıştı... Ancak, Xbox uyarlamasından bir süre sonra, 2002 yılı içinde KCET'ten gelen haber bu sefer PC kullanıcıları içindi : Silent Hill 2 için bir PC uyarlaması yoldaydı. Bu haber PC cephesini heyecanlandırmaya yetmiş, hatta artmıştı. Bu haberin üzerinden çok geçmeden, 2002 yılının Aralık ayında Xbox'a çıkan Silent Hill 2 : Restless Dreams, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden PC platformuna da demir atarak, o zamanların piyasadaki her üç popüler platformuna da konuk olmuştu.

Oyunumuza genel olarak baktığımızda, PlayStation 2'nin de grafiksel gücüyle her şeyin ilk oyuna göre daha gerçekçi göründüğünü rahatlıkla söyleyebilirdik. Kaplamalar ve karakter modellemeleri olabildiğince kaliteli görünmekteydi. Hatta bu gerçekçilikten, kasabayı kaplayan sisin de nasibini aldığını da belirtmeliydik. İlk oyunda düz bir şekilde görünen sis tabakası, ikinci oyunda, sanki kasabada rüzgar esiyormuş gibi dalgalanıyordu. Bu şekilde hem bilinmezlik, hem de kasabanın mistikliği bir adım daha ileri gidiyordu. Bu bilinmezlik ve mistiklik iki karakter arasında geçen imalı konuşmalarla da sağlam bir şekilde destekleniyordu. Karakterlerin yüz ve vücut hareketlerine, ses tonlarına bakarak nasıl bir ruh halinde olduklarını en gerçekçi biçimde anlayabiliyorduk. Ara videolar film kalitesinde yapılmıştı ve oyunun atmosferini kesinlikle bozmuyorlardı. Aksine, oyunun mistisizmine ve bilinmezliğine fazlasıyla katkıda bulunuyorlardı. Ayrıca, oyunda kullanılan Motion Capture (hareket yakalama) teknolojisiyle de, karakterlerin ara videolarda sergiledikleri vücut hareketleri ve yürüyüşleri de gerçek hayattaki gibi oluyor ve oyundaki gerçekçilik artıyordu...

Serinin ilk oyununda bize eşlik eden mekan haritalarımız, statik radyomuz ve cep fenerimiz de Silent Hill 2'de yine bizimleydiler. Yalnız bu sefer radyomuzun şekli değişmiş, sesi de gerçekçilik kazanmıştı. Karanlığın içinden ağır ağır bize doğru gelmekte olan yaratıklar olduğunda, artık radyodan gerçek bir statik sesi yükselmekteydi, ki bu da gerilimi iyiden iyiye artırmaktaydı. Fenerimizin ışığının vurduğu yerler ise PlayStation 2'nin grafiksel kalitesi ile daha gerçekçi aydınlanıyor, ışık-gölge oyunları da en gerçekçi şekilde gözümüze yansıyordu. Tabi bu durumda da, bazen kendi gölgemizde veya etraftaki nesnelerin gölgesinden de korkabiliyorduk! Müzikler ve sesler ise, ilk oyundan da alışık olduğumuz üzere Akira Yamaoka'dan çıkmaktaydılar. Nereden geldiğini hiçbir şekilde tahmin edemediğimiz çığlık ve koşuşturma sesleri, tıkırtılar ve uğultular yine bizi tedirgin etmekteydiler. Açmak için hamle yaptığımız, ama kilitli olduğunu gördükten sonra sevinerek geri döndüğümüz kapının, biz arkamızı döndükten sonra öteki taraftan zorlanmaya maruz kalması, anında sevincimizi kursağımızda bırakıyordu... Müzikler ise oyunun atmosferinden nasibini almış, içlerinde bulundurdukları karanlık ve mistik hava ile oyunun mistikliğine mistiklik katmaktaydılar.

Silent Hill 2, her ne kadar "kayıp yakını aramak" gibi basit görünen bir konuya dayalı olsa da, yapı olarak serinin en derin ve en geniş oyunu olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bunu, 2001 yılında çıkmasına rağmen şu anda bile hala tartışılıyor olduğunu söyleyerek kanıtlayabiliriz. Sadece kendi alanıyla sınırlı kalmayıp, kasabanın geçmişine dayanan olaylardan tutun da, kendinden sonra çıkan devam oyunlarının konularında ve o oyunlarda meydana gelen olaylarda dahi parmağı vardır. Bunlar da, Silent Hill 2'yi serinin tepe noktası yapmaktadır...


Silent Hill 3

Silent Hill 2'nin çıkışından kısa bir süre sonra, Konami'den gelen haber ile serinin bir sonraki devam oyunu olacak olan Silent Hill 3 duyuruldu. İlk başta yine ilk olarak Playstation 2 için duyurulmuş olsa da, kısa bir süre sonra PC platformu için de uyarlanacağı belirtildi. Bu haber ile Silent Hill cephesinde yine bir hareketlilik başlamıştı ve ilk iki oyunu bitiren oyuncular, büyük bir heyecanla Silent Hill 3 için yayınlanacak olan ekran görüntüleri ve tanıtım videolarını beklemeye başlamışlardı...

Oyun ile ilgili duyurunun ardından, E3 ve TGS oyun fuarlarında yayınlanan tanıtım videolardan da ve ekran görüntülerinde de anlaşılmış olduğu gibi, Silent Hill 3 ile birlikte seride bir ilk yaşanacaktı. Oyunumuzun ana karakteri olan 17 yaşındaki Heather, serideki ilk bayan ana karakter olma özelliğini taşıyordu. İlk iki oyunda erkek karakter yönettikten sonra üçüncü oyunda bayan bir karakter yönetmek, serinin takipçileri için farklı bir deneyim olacaktı... Tanıtım videoları ve ekran görüntülerinde gördüğümüz yaratıklardan, vücudunun geneli sargılı olan köpekler, bize ilk Silent Hill oyunundaki hemcinslerini hatırlatmıştı. Gördüğümüz kadarıyla, ilk oyundaki belalılarımız üçüncü oyunda da karşımıza geleceklerdi, ama bu sefer daha saldırgan bir halde! Tabi boyu neredeyse Heather'ın iki katı olan ve kolları kum torbasına benzeyen yaratıkları da unutmamak lazımdı. Ayrıca, orta yaşlı ve dedektife benzeyen bir adamla, imalı imalı konuşan bir kadın da gözümüze çarpmaktaydı... Yalnız, yayınlanan ekran görüntülerinin geneli, hep kapalı mekanlara aitti. Bununla bağlantılı olarak akıllara "Acaba serinin üçüncü oyunu hep kapalı mekanlarda mı geçecekti?" soru geliyordu. Yalnız her ne olursa olsun, Silent Hill 3 ilk iki oyuna göre daha gerilimli olacakmış gibi görünüyordu.

Silent Hill 3'ün hikayesi, dış görünüş olarak, her ne kadar dokunsanız ağlayacakmış gibi bakıyor olsa da, aslında sivri dilli ve çabuk parlayan bir yapıya sahip 17 yaşındaki Heather Morris'in etrafında dönmekteydi. Babasıyla birlikte yaşadığı Portland şehrindeki evine en yakın markete süt almak için giden kahramanımızın, kapısından içeri girecek olduğu marketin, aslında cehenneme açılan bir kapı olduğundan uyarılmadığı için haberi yoktu. Ne olduğuna bir anlam vermeye çalışmak için fırsat dahi bulamayan Heather, kendisini bir anda cehennemin tam ortasında bulmuş, onu bu cehennemden kurtarmak yine bize düşmüştü!

Oyunumuz, ilk oyundan da tanıdık olduğumuz Lakeside Amusement Park mekanında başlıyor ve aynı ilk oyundaki gibi Silent Hill 3'ün de ilk giriş kısmı kâbustan oluşuyordu... Meydana gelen bir takım olaylar sonucunda, kâbustan, süt almak için gittiğimiz "Central Square Shopping Mall"daki "Happy Burger" isimli küçük bir hamburgerci dükkanında uyanarak kurtuluyoruz(!). Kepenklerin dış tarafından duyulan araba sesleri, aslında duyuldukları kadar yakında değillerdi ama Silent Hill'in sesi bize kalbimizden daha yakındı ve maalesef bundan Heather'ın haberi yoktu. Happy Burger'dan çıkıp eve telefon etmek amacıyla yakındaki ankesöre gidiyorduk. Telefon konuşmamız bittikten sonra, evimize geri dönmek amacıyla yola koyuluyorduk, ama maceramız boyunca meydana gelecek olan olaylar, bizi, seriye adını veren Silent Hill kasabasına kadar götürecekti...

İlk iki oyundan alışık olduğumuz gerilimli atmosfer, Silent Hill 3'te de aynen karşımızda. Geri planda duyulan uğultular, tıkırtılar, nereden geldiği belli olmayan ve tanımlamakta güçlük çektiğimiz sesler de bizi diken üstünde tutmayı yine başarıyorlardı. Böyle bir durumdayken de, dolaştığımız mekandaki herhangi bir kapıyı açmak için hamlede bulunmadan önce "inşallah kilitlidir" diye söyleniyorduk. Aslında geri planda hiç ses yokken de diken üstünde oluyorduk; çünkü, yapımcı ekibin de dediği gibi "sessizlik de bir sestir" ama geri plandaki sesler, ortamdaki gerilimi doğal olarak iki katına çıkartıyordu. Müzikler ise yine Akira Yamaoka'nın elinden çıkmaktaydılar, ama bu sefer müziklere vokal de eşlik etmekteydi. Mary Elizabeth McGlynn ve Joe Romersa sesleriyle, zaten mükemmel olan şarkıları daha da mükemmel hale getirmişlerdi.

Silent Hill ve Silent Hill 2'yi oynarken beraberimizde olan ve artık seriyle özdeşleşmiş olan radyomuz, fenerimiz ve mekan haritalarımız, Silent Hill 3'te de bizimleydiler. Statik radyomuzun şekli ve sesi, yine bir önceki oyundaki statik radyomuza göre değişkenlik göstermekteydi, ama görevini yine hatasız olarak yerine getirmekte ve yolumuzun üzerinde herhangi bir tehlike veya üzerimize doğru gelmekte olan bir yaratık(lar) olduğunda, bizi germeyi başarmaktaydı.

Silent Hill 3, genel yapısı itibarıyla, ilk başlarda "Bitse de kurtulsam!" diye söylene söylene oynayacağımız, ama bir süre sonra da bitmesini istemeyeceğimiz bir kâbus olup çıkıveriyor...


Silent Hill 4: The Room

Silent Hill 3'ün Playstation 2 ve PC platformları için oyun dünyasına adım atmasından sonra, ilk oyunla birlikte başlayan esas hikayenin tamamlanmış olmasından dolayı, Konami firmasının, Silent Hill serisine üçüncü oyunla birlikte son noktayı koyduğuyla ilgili bir takım söylentiler ortaya çıkmıştı. Bir süre güncelliğini sürdüren bu söylentiler, Konami firmasından gelen ve serinin devam oyunu olacak olan Silent Hill 4'ün yapım aşamasına geçtiğini bildiren haberin ile son buldu...

Silent Hill serisiyle ilgili söylentinin ardından yapılan duyuruyla, gözler yine Konami'ye dönmüş ve serinin yeni oyunu Silent Hill 4 ilk bilgilerin ve ekran görüntülerinin gelmesi beklenmeye başlanmıştı. Nitekim, ilk bilginin gelmesi fazla sürmedi... Oyun ile ilgili gelen ilk bilgi, hikayesi olmuştu... Yaşadığı dairede dört gün boyunca kilitli kalan kahramanımız, beşinci gün, yaşadığı dairenin banyosunda bir delik bulacaktı ve dairesinde kilitli kalmaya devam etmektense, şansını, banyosunda açılan deliğin öbür ucunda aramayı tercih edecekti... Bu durum ilk başta bize biraz tuhaf gelmişti, ama çok da dert edilecek bir durum değildi; çünkü, sonuçta yine Silent Hill kasabasına ulaşacaktık!

Silent Hill 4 ile ilgili gelen bilgilerin devamında, ana karakterimizle tanışma fırsatı bulmuştuk... Yöneteceğimiz karakterin adı Henry Townshend'dı. Yaşamakta olduğu mekan ise, Silent Hill kasabasına komşu kasaba olan South Ashfield'daki South Ashfield Heights apartmanıydı ve oda numarası da "302"ydi... Bu bilgilerin akabinde, 2003 yılının Aralık ayında, yayınlanan ilk ekran görüntüleri ile hem ana karakterimizi, hem de oyunda karşılaşacağımız yaratıklardan bazılarının ilk resimlerini görme şerefine ulaşmıştık. Karakterimiz yakışıklı görünüyordu, ama yaratıklar için aynı şeyi söylemek zordu! Özellikle iki kafalı ve bebek yüzlü siam ikizlerini gördükten sonra tüylerimizi ürpermişti, ama bu yaratığın hareketli halini merak ediyorduk...

Yayınlanan ilk ekran görüntülerini takiben, 2004 yılının Ocak ve Şubat aylarında beğenimize sunulmuş olan ilk iki tanıtım videolarından ilki, oldukça kısa olması nedeniyle çok fazla bir şey ifade etmese de, aynı Silent Hill 2'deki gibi yardımımıza muhtaç olacak olan bir bayan karakterin olacağı anlaşılıyordu. Diğer videoda ise, oynanış adına net bir şeyler görebilmiştik... Silent Hill 1 ve 3'ten alışkın olduğumuz köpeklerin Silent Hill 4'te de başımıza bela olacaklarını anlamamızın yanı sıra, ilk yayınlanan ekran görüntülerinde gördüğümüz Siam ikizlerinin de hareketli halini görme imkanına kavuşmuştuk. Siam ikizleri kesinlikle dehşet vericiydi! Dar bir koridorda çığlık atarak son sürat üstümüze koşuyorlardı. Bunun yanında, iri cüsseli olmaları da panik yapmak için bire birdi. Köpeklerin ve Siam ikizlerinin haricinde, yerde sürünürken hızlı hızlı nefes alıp veren ve bir duvardan diğerine geçen, üstü bir tür ziftle kaplıymış gibi görünen yaratıklar da mevcuttu. Anlaşılan Team Silent yine fanatiklerin beklentilerini karşılayacak bir oyun çıkartacaktı ortaya. Bu arada, aynı videoda, Akira Yamaoka'nın yine kendini aştığına tanık olduk. Silent Hill 4'ün OST (Original Soundtrack) albümünde yer alacak olan "Room Of Angel"ı ilk kez dinleme şerefine erişmiş ve duygulanmıştık... Özellikle melodisi tüylerimizi diken diken ediyordu... E3 (2004) fuarından birkaç gün önce, yine Mayıs ayı içerisinde, yine Silent Hill 4'ün OST (Original Soundtrack) albümünde yerini alacak ve adı da "Tender Sugar" olacak olan Akira Yamaoka'nın eseri bir şarkı ile yapılan başka video daha yayınlanmıştı. Herhangi bir kesintiye uğramadan çalan bu şarkı, videodaki görüntülerle bir bütün oluşturarak tüylerimizi yine diken diken etmeye yetmiş, hatta artmıştı bile... Akira Yamaoka, her yeni Silent Hill oyunuyla birlikte kalitesi kalite katıyor ve yine serinin takipçisi olanların, hatta olmayanların bile gönlünde taht kuruyordu.

Birbirini kovalayan tanıtım videoları ve ekran görüntülerinden sonra, en nihayetinde, 2004 yılının Eylül ayında Silent Hill 4'ün yapım aşaması tamamlanmış ve piyasadaki yerini almıştı! Tabi Silent Hill fanatikleri olarak hemen oyunumuza sahip olduk. Yapım sürecindeyken yayınlanan videolar ve ekran görüntüleri aklımıza geldikçe daha da heyecanlandık, ama sonuçta artık Silent Hill 4 elimizdeydi... Ana menü, serinin önceki oyunlarından farklı olarak bu kez hareketli bir görünüme sahipti. Herhangi bir yerini kurcalamadan hemen "New Game"e basıp maceraya başlamıştık. Oyunda biraz ilerledikten sonra, fark etmiştik ki, genel olarak baktığımızda Silent Hill 4 yapısı ile serinin diğer oyunlarından çok farklı duruyordu. Öyle ki, serinin önceki oyunlarında seriyle bütünleşmiş olan elementlerimizden, ne statik radyomuz, ne cep fenerimiz, ne mekanlarla ilgili haritalarımız, ne de Silent Hill kasabasının ana karaktere sunduğu alternatif dünyalar bu oyunda hiçbir şekilde yoktular. Daha da kötüsü, oyun boyunca Silent Hill kasabasına en fazla Wish House kadar yakınlaşabiliyorduk. Yani, oyun sırasında Silent Hill kasabasının sınırlarından içeri bile giremiyorduk! Deyim yerindeyse, sanki sadece oyunun adı "Silent Hill"di... Bu arada, videoda gösterilen ve çığlık atarak ana karakterin üstüne koşan Siam ikizlerinin çığlıklarından da eser yoktu. Yine aynı şekilde, yerde sürünürken hızlı hızlı nefes alıp veren ve bir duvardan diğerine geçen ölümcül yaratıklar da nefes alıp vermiyorlardı! Videolarda görüp de ürktüğümüz bir çok şeyi oyunun tam sürümü karşımıza geldiğinde yerinde bulamamıştık...

Sonradan edindiğimiz bilgiler ile oyunda neden cep fenerinin, statik radyonun, mekan haritalarının ve alternatif dünyaların bulunmadığını, Silent Hill kasabasına adım atamadığımızı anlamıştık... Biz Silent Hill 2'yi oynarken bu oyun, esasında "The Room" adıyla piyasaya çıkacaktı... Ancak, sonradan ne olmuşsa olmuş ve Konami, oyunun haklarını satın almıştı. Silent Hill serisinden sorumlu Team Silent (KCET) ekibi de, bu oyunun içeriğiyle az biraz oynayıp oyunun adını Silent Hill 4: The Room olarak değiştirerek, serinin fanatiklerini, yeni nesil konsollara çıkacak olan Silent Hill 5 gelene kadar oyalamak amacıyla piyasaya sürmüştü. The Room'un, Silent Hill 4: The Room'a dönüşmesi sırasında yapılan değişiklikler sonucunda da, Silent Hill 2'de sadece adı geçen Walter Sullivan (Woodside Apartment'taki gazete haberi) ve South Ashfield Heights'ın yöneticisi Frank Sunderland (James Sunderland'in babası) ile tanışma fırsatı bulmuştuk.

Silent Hill 4'ün atmosferi, her ne kadar serinin ilk üç oyununki kadar sağlam olmasa da, kendi çapında bekleneni verebilecek düzeydeydi... En azından "bilinmezlik" yerini koruyordu. Sabah uyandığınızda, yaşadığınız dairenin kapısının açamayacağınız şekilde kilitlendiğini görüyordunuz... Ortada bir şeyler dönüyordu ama ne? Bu ilk şoku takip eden birkaç günün sonrasında banyonuzda bir delik açılıyordu... O delik nasıl açılıyordu? Bir merak konusu daha... Dairenizde kilitli kalmaktansa banyonuzda açılan deliği bir şans olarak görüyor, ama o delikten geçince, aslında bunun hiç de iyi bir fikir olmadığını anlıyordunuz, ama tabi, artık bunun için çok geçti. Hayatınızı çoktan riske atmış ve sonucuna katlanmak zorunda kalmış oluyordunuz... Kapımızın neden dolayı kilitlendiğini anlamak ve buna göre bir çözüm yolu bulmak için gezdiğimiz mekanlar, sırasıyla: Subway Station, Forest, Water Prison, The Apartmant ve South Ashfield Heights... Serinin önceki oyunlarında da olduğu gibi, Silent Hill 4'te de mekanlar son derece sessiz ve sakindi. Ne olacağı ve karşınıza neyin çıkacağı konusunda en ufak bir fikriniz dahi yoktu. Arka fondaki sesler de, serinin ilk üç oyunundaki kadar olmasa da yine bizi diken üstünde tutmayı başarıyordu. Yalnız, Silent Hill ve Silent Hill 2'de atmosferin oluşmasında çok büyük ölçüsü olan, Silent Hill 3'te azalma gösteren mistisizm, Silent Hill 4'te tamamıyla yok olmuş ve oyun daha çok aksiyona kaymıştı. Neyse ki, sesler ve müzikler yine Akira Yamaoka'nın elindeydi. Tanıtım videolarında duyduğumuz Room Of Angel ve Tender Sugar, bizi, müzikler açısından ikna etmişti. Sesler konusunda ise, yine gerçekçilik ve oyuncuyu tedirgin etme konusunda bir çaba hakimdi. Nereden geldiğini bilmediğimiz tuhaf sesler ve tıkırtılar, yine bizi tedirgin etmeyi başarıyorlardı. Ortama uygun olarak kullanılan sesler de, bizi o ortamdaymış gibi hissettiriyorlardı (özellikle de ormandaki sesleri iyi dinlemenizi tavsiye ediyorum).

Oynanılabilirlik yönünden ise, yaratıklarla girdiğimiz mücadele sırasında aksiyonun kesilmemesi için yeni bir envanteri sistemine geçilmiş ve envanteri menüsü, ekranın sol alt köşesine yerleştirilmiş durumdaydı. Herhangi bir şekilde silah değiştireceğimiz, sağlık paketi kullanacağımız veya kullanmamız gereken bir nesne olduğu zaman, bunu, oyunun aksiyonunu bölmeden sol alt köşedeki menüden hızlıca gerçekleştirebiliyorduk. Yalnız her işin kötü yanı olacak ya, yanımızda sınırlı sayıda eşya taşıyabiliyorduk... Hal böyle olunca da, oyun boyunca önemli bir nesne alacaksak, ikide bir etraftaki delikleri kullanarak eve dönüp, envanterimizdeki gereksiz eşyaları, salonunda duran kutuya atmamız gerekiyordu. Silent Hill serisinin doğasına aykırı olan bu durum, Silent Hill 4'ün hanesine bir eksi puan daha demekti. Ancak, bu kadar eksisine rağmen yine de serinin fanatikleri tarafından sonuna kadar oynanmıştı. Seriye yabancı olan diğer oyuncuların da, konusuyla Silent Hill kasabasının sınırlarından içeri girmelerini sağlayan etkili bir oyun olarak, hem serideki hem de Silent Hill fanatiklerinin arşivindeki yerini almıştı.



 
< Önceki   Sonraki >
 |